Thursday, May 14, 2015

AH FELEK ZALİM FELEK KİMİNE KAVUN YEDİRDİN KİMİNE KELEK

Bugün internette dolaşırken bu yazı ile karşılaştım ve sonuna geldiğimde hiç kıpırdamadan 

sadece düşünüyordum, ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum, kafam hala dalgın… Mutlaka 

sizinle de paylaşmam gerektiğini düşünüyorum….



Bir Hüznün Hikayesi...


   Yaşlı kadın yatağından kalktı.


Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu.


88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile 


birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.

Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile 


doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir 

şeyler atıştırdı.Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti.

Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını 

dolaştırdı.Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız 

olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.


   Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne, Günaydın Baba’ dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir 


bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı.Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay 

üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla 

öptü. ‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son 

çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara 

bakıp ‘Günaydın Evlatlarım’ dedi.Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi çok özledim’

 dedi.

  Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır 


doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına 

çıkan adama ‘Bir taksi istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman 

merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler 

hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.

  Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. 


Nihayet taksiye binebildi.

’Teyze hoş geldin’ dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. ‘Nereye gidiyoruz?’


Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün beni taşırmısın?’ diye sordu.


‘Sana 500 lira veririm.’


Adam küçümser bir gülümseme ile, ‘Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze’ dedi.

Kadın gülümsedi

‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’

‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?’

‘Anıtkabir’e’

‘Anıtkabir’e mi?

‘Evet’

‘Tamam teyzeciğim’

‘Yaş kaç teyzeciğim?’

‘Seksen sekiz’

‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’

‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’

‘Haklısın teyzecim’


   Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim geldik’ dedi. Dalgın görünen kadın 


‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’ dedi. ‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi.

 Kuşkulu gözlerle ‘Bizi buraya alırlar mı?’ diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne 


demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?’ dedi ‘Hayır’

‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’

‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’

‘Ee o zaman’

‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben’

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere 


geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.

‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’

‘Her ay geliyormusun?’

‘Evet’

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. 


Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları 

sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. 

Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför 

şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti.

‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’. Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini

 açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık 

suskunluktan sonra, ‘Hadi gidelim’ dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan 


endişelenmeye başlamıştı.

‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.


Kadın sustu.


Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’ diye cevapladı. Nereye gidiyoruz?’

‘Bankaya’!

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği


 söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

‘Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?’

‘Sor bakalım evladım’

‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?’

‘Uzun hikaye evladım’

‘Olsun be teyze anlat ne olur’

‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. 


Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende ‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin 

varmış’ dedi. ‘Okulu bitirince ne olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek ama

 bence sen Hakim ol ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını 

çattı, ‘Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’

‘Sen ne dedin peki?’

‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’

‘Peki olabildin mi Adalet Teyze?’

‘Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.’

‘Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze’

‘Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer 


insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin’ ‘Haklısın 

Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin’?

‘Evet’!

‘Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?’

‘Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım?’

‘Osman teyzeciğim’

‘Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?’

‘Tamam teyzeciğim’!

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini 
fark edip yemeğe gitti. 

Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.

‘Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür’ diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. 

Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

‘Hoş geldin Hakim Teyze’

‘Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.’

‘Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?’

‘Yok aksine hoşuma gitti. Sağol’

‘Nereye gidiyoruz?’

‘Seyranbağlarına’

‘Tabii’

‘Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen’

‘Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla’

‘Ne iş yapardı amca?’

‘Subaydı.’

‘Ne zaman vefat etti?’

‘1952' de’

‘Çok olmuş. Gençmiş’

‘Kore savaşında şehit oldu.’

‘Allah rahmet eylesin Hakim teyze’

‘ Sağol’

‘Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?’

‘Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.’

‘Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben’ ‘Yok bekle burada’

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 


‘Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu’ yazısını okudu. Anlam veremedi. ‘Bu kadın burada ne 

yapar ki?’ diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı 


arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın ‘Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman 

yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin’ dedi.

Adalet hanım, buğulu gözlerle ‘İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın’ dedi.

Araba hareket etti.

‘Nereye Hakim Teyze?’

‘Hemen iki sokak öteye’

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti.


Bu binada da ‘Ankara Seyranbağları Huzurevi’ yazıyordu.

‘Bekle beni’

‘Tabii Hakim Teyze’

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla 


çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından

 Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

‘İyi misin Hakim Teyze’

‘İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor’

‘Nereye gidiyoruz?’

‘Cebeci Asri Mezarlığına’

‘Tamam’

‘Teyze nerelisin sen?’

‘Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı 


oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ 

köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük. Allah’a Şükür Babam’da sağ salim döndü 

savaştan.’

‘Sonra ne oldu?’

‘Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a 


gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o

 zaman. Mezun olunca evlendik..’

‘Çocuğunuz var mı?’

‘Bir kızım bir oğlum vardı.’

‘Neredeler şimdi?’

‘Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.’

‘Ne güzel’

‘1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.’

‘Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani’ Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.’

‘Amin. Ya kızın?’

‘O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.’

‘Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma’

‘Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol’

‘Geldik Teyze’

‘Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.’

‘Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.’

‘Yok beni alacaklar buradan’

‘Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim.


Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 ‘yi ona veririm. Gerisi kalsın.

Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.’

‘Çocukların var mı?’

‘İki tane ellerinden öperler.’
Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

‘Adları nedir?’

‘Kemal ve Ayşe’

‘Oğlumun adı da Kemaldi.’

Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

‘Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile 
büyüt ve okut.

Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla.

Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.’

Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.


Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.


Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü 


bu yaşlı kadından almıştı.

Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal 


sahibinden almış, durağa gelmişti.

Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.


Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. 


Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.

Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti:


’Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk 


Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ’a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ’ın bulunduğu 

yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm

 parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir 

huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’ın mezarlığa ölmek için gittiğini 

düşünüyor.’

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey 


anlamadılar.

Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.

Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında

’Gökler bile sana ağlıyor’ diyerek ağladığıydı..

İşte bu günlerde de adalet ağlıyor……



  Daha da içimi parçalıyor Gazze ve İsrailin içinde bulunduğu durum… Kimsenin ses 

çıkarmayışı... Çok görüyorum etrafta ‘İsrail markalı ürünleri sıralayıp almayalım dediklerini…

Mesele o markaları alıp almamak değil ki, mesele bizde, içimizde… Sadece İsrail ürünlerini 

boykot edip ne kadar direnebiliriz? 3 gün mü, 3 ay mı ne kadar?

Ariel marka deterjandan, Adidastan daha kaliteli ayakkabı Canon, Iphone dan çok daha iyi bir 

teknoloji geliştirmediğimiz sürece ne kadar dayanabiliriz? 

  Sürekli girip oradan sesimizi duyurmaya çalıştığımız, boykot ettiğimiz facebook kurucusu Mark

 Zuckerbeng te Yahudi. Hatta windows’un üreticisi, microsoftun sahibi Bill Gates te bir 

Yahudi… 

Adamlar son 100 yılda 104 nobel almış. Bizden kaç Nobel ödülü çıktı ?

İsraili boykot coca colayı almayarak mı olur? Yoksa konsolosluklarını bu ülkeden kovarak mı? 

İmkansız kovamayız demeyin.. Hugo Chaves ABD konsolosluğunu ülkesinden kovmadı mı? 

Demek ki yapılabiliyormuş..

Sonunu, yine araştırırken görüp okuyup çok beğendiğim  yazı ile bitiriyorum….


KAVUN 

İsrail'in geliştirdiği değişik bir tür kavunun tohumunu, bizimki nasılsa alıp getirdi...


Ekti...


Hayal kurdu; yetiştirip tohumluk çekirdeğini satarsa köşeyi dönecek...


Çapasını yaptı, gübresini verdi, suyunu eksik etmedi... Her sabah erkenden gidip baktı, kavun 


çıktı mı?..

Çıktı...


Yapraklarını bile saydı...


Yanına korkuluk yaptı, kendi eski ceketini giydirdi, kasketini taktı


korkuluğa ki tilki, karga yaklaşmasın...


Geceleri kavun hayalleri kurdu...


Altına Mercedes çekecek...




Kavun çiçek açtı...


Sarı sarı...


Birkaç hafta sonra ceviz büyüklüğünde kavun gözüktü...


Sabredemeyip sağa sola zengin olacağını bildirdi, isteyene dünyanın en iyi kavununun tohumluk


çekirdeğini satabileceğini duyurdu...

Oldu nihayet...


Biraz bekledi ki tohumları olgunlaşsın...


Ve o gün geldi, kavunu eve getirdi...


Kesti...


Baktı...


Çekirdeği yok...




İsrail, tohumu olmayan, dünyanın en iyi kavununu yetiştirmişti...


Ki her seferinde tohumu kendisinden alsınlar...

İsrail'de her beş çocuktan dördü teknik eğitimde...


Seçmeli dersleri motor, mekanik, bilgisayar, havacılık, gemicilik,


tasarım, inşaat, tarım, vs...


Bir de sen seçmeli derslerini say istersen...



Yarısı çöl İsrail dünyaya tohum satıyor... Tarım ülkesi Türkiye tohumunu 
dışarıdan (173.9 milyon 

dolara) alıyor...

45.7 tonu İsrail'den...



Savaşta dersen...


Şu anda uçan uçaklarımızın son bakımını İsrail yaptıydı... Pilot oturunca şüpheleniyor zaten, 


yanında sanki gözükmeyen bir İsrailli pilot mu var ne?..

Tankların revizyonunu İsrail yaptı...


İnsansız İsrail uçaklarını daha geçen gün iade ettiler, yedek parça vermediler diye...  


Sen imam yetiştir...


Üfürsün, artık kim uçarsa...




Bu sebeptendir...


Dünyanın en hukuksuz, en haksız, en ahlaksız savaşını sürdüren 
İsrail'in nüfusu 7.5 milyon...

Çevresinde 300 milyon Müslüman...

Ama tümünü pataklıyor...

Kavun meselesidir bu...


Şarkısı da vardır:


"Ah felek zalim felek Kimine kavun yedirdin kimine kelek..."





Sen hep gül çocuk!
Umutların hiç sönmesin...Erişsin her meyve kendi çağında..
Yüreklere acı söz değmesin..
Bulutlar ağlasın ama senin o kocaman yüreğinden bir damla bile süzülmesin...
Sen hep gül!
Ürkek bir serçe gibi eğme başını...Kaldır başını ve dimdik dur...
Bu senin değil, ülkemin ayıbı...
Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk...

Nazım Hikmet

KARADUT'UN ACITAN HİKAYESİ

Üniversite birinci sınıftayken öğrenmiştim bu acıklı hikayeyi, Bedri Rahmi deyince hemen bu aşk hikayesi gelir aklıma…

  Bedri rahmi evlidir ve çocukları vardır, bir gün Almanya’dan bir arkadaşından telefon gelir, resim sanat galerisi vardır, Bedri Rahmi’den gelmesini rica eder. Bedri Rahmi de kıramaz ve yola koyulur. Fakat uçağı rötar yaptığı için Almanya’ya geç iner… Bir sağa bakar, bir sola bakar arkadaşını göremez. Oysa karşılayacaktı arkadaşı Bedri Rahmi’yi. Bedri Rahmi çaresiz beklerken, ışıl ışıl gencecik iki çift göz belirir yanı başında…


 ’Merhaba, ben Mari Gerekmezyan, Ali Bey’in asistanıyım…

Kendisi geç kalacağınızı öğrenince size rehberlik etmem için


 beni görevlendirdi. Galeriye birlikte gideceğiz…’’



 İkisi birlikte galeriye giderler ve resimleri gezmeye başlarlar… Duvarsa asılı duran tüm tablolar numaralandırılmıştır…

Mari Gerekmezyan;


-Söyler misiniz hangi numaralı tabloları beğendiniz?


Bedri Rahmi 5 tane değişik numara söyler ve kız gülmeye başlar… Bedri rahmi niye güldüğünü sorunca da kız şaşkınlıkla, numaralarını saydığınız tabloların hepsi bana ait, hocam kendi yaptığım tabloları da asmamı söylemişti… İşte tam o esnada bir rüzgar eser Bedri Rahminin yüreğinde…


  Artık Almanya’ya daha sık gelip gider olmuştu Bedri Rahmi… Karısından gizli yanıp tutuşuyordu içi Mari Gerekmezyan için…


Karadutum, çatal karam, çingenem

Nar tanem, nur tanem, bir tanem….



Diye seslendi aşkına…


Karadut sevgilisine aşkını ilan etmek için tablolar yapıyor, Bedri de şiirler yazıyordu ona sonunda aşklarına tüm İstanbul şahit olmuştu….


Gel-git Bedri Rahmi’nin karısıyla da arası iyice açılır, ayrı evlerde yaşamaya başlarlar… Karısı ile boşanmak ister fakat karısı, Mari Gerekmezyan’ın geçici heves olduğunu düşünür ve boşanmaktan yana olmaz  hiçbir zaman.



  Bir gün Bedri Rahmi’nin arkadaşları çok baskı yapar ve karısı ile barıştırırlar tekrar aynı çatı altına sokarlar ikisini. Karısı başta razı olmaz fakat diğer kadının kanser hastası olduğunu öğrenir, Bedri Rahmi demek vicdanından dolayı onu bırakamıyor diye düşünür sineye çeker, tekrar aynı evde yaşamaya başlarlar…



   Mari Gerekmezyan 1946´da menenjit tüberküloz kaptı. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdı. Savaş yeni bitmişti ve ilaç ateş pahasıydı. Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başladı. Ancak bu çabalar da sonuç vermedi ve o yıl İstanbul Alman Hastanesi’nden Mari Gerekmezyan´in ölüm haberi geldi.



  Bedri Rahmi yıkılmıştı. Sevgilisini sonsuzluğa uğurladıktan sonra keder içinde eve döndüğünde kendisini teselli eden, yine eşi Eren olacaktı. O dönem içkiye başladı ünlü şair. Ürettiği ve dönemin ünlü olan eseri ise;





" Türküler bitti, halaylar durdu,


Horonlar durdu (...)


Hüzün geldi başköşeye kuruldu


Yoruldu yüreğim yoruldu...



Şiiri olmuştur….





(Mari Gerekmezyan ve Bedri Rahmi)

Bir akşam Bedri ve arkadaşları, Bedri’nin evinde yemekli içkili sohpet için toplanırlar, makara muhabbet ederlerken, arkadaşlarından biri;



-     Yahu Bedri, hani senin şu karına yazdığın bir şiir vardı onu okusana…

Bedri Rahmi hiç okumak istemez fakat ısrarlara dayanamaz, o esnada karısı mutfaktadır ve Bedri başlar okumaya…





Karadutum, çatal karam, çingenem

Nar tanem, nur tanem, bir tanem


Ağaç isem dalımsın salkım saçak


Petek isem balımsın ağulum


Günahımsın, vebalimsin.




Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan


Yoluna bir can koyduğum


Gökte ararken yerde bulduğum


Karadutum, çatal karam, çingenem


Daha nem olacaktın bir tanem


Gülen ayvam, ağlayan narımsın


Kadınım, kısrağım, karımsın.

Sigara paketlerine resmini çizdiğim


Körpe fidanlara adını yazdığım




Karam, karam


Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam


Sıla kokar, arzu tüter


Ilgıt ılgıt buram buram.


Ben beyzade, kişizade,


Her türlü dertten topyekün azade


Hani şu ekmeği elden suyu gölden.


Durup dururken yorulan


Kibrit çöpü gibi kırılan


Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan


Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan


Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum




Netmiş, neylemiş, nolmuşum


Cömert ırmaklar gibi gürül gürül


Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.


Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum




Karam, karam


Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam


Sensiz bana canım dünya haram olsun...




  Bedri Rahmi’nin karısı Eren Eyüboğlu mutfaktan dinlemektedir şiiri ve başlar ağlamaya çünkü "kadınım - kısrağım - karımsın" dediği kadın, kendisi değildi…

  O an anlar Mari Gerekmezyan’ın geçici bir heves olmadığını ve Bedri’nin onu hala unutamadığını… O an boşanmaya karar verir…

  Bunun üzerine Eren, bir süre Paris’te yaşamaya karar verir. Oradan eşine yazdığı bir mektupta "o geceyi" hatırlattır; 





4 Ocak 1950 Paris 

Canuşkam; 

  O gece, bir şiir okumuştun hani! Hatırladın mı? Gözlerinden birden


 yaşlar döküldüğünü görünce içimin karardığını hissetmiştim. Sesin


nasıl titremişti. Hey! Bütün bunları hatırlıyor musun? Sanki 


böğrüme kızgın bir ütü yapışmış gibi olmuştum. 


   O gece... 



   Senin seneler sonra bile olsa yanıp tutuştuğunu anlamıştım. 


Bedri’nin ruhuna, insanüstü bir gücün acıyıp ona güç vermesi için


dua etmiştim. Ruhun çektiği acıları Allah dindirsin. Allah sana 


resim yapma sevinci versin ve bizim yanımızda yaşamaktan 


mutluluk duyabilmeni sağlasın.

                                                                                 EREN                                                                         




































 (EREN HANIM)

Bu dualar işe yaradı. Bedri Rahmi 11 yaşındaki oğluyla eşine geri döndü.



  1974´deki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı, aynı evde çalışıp üreterek, diz dize birlikte tükettiler. Öldüğü gün, eşi Eren cenazeden dönüşte artik 35 yaşına gelmiş oğlunu karşısına oturttu. 






  "Babanı uğurladık" dedi, "Ama şunu bilmeni istiyorum ki, ona çok 

kırıldım. Yaşadığı ilişkiyi unutmadım. Hiçbir kadın aşağılanmayı 

kabul etmez. Buna katlandımsa, bil ki sadece senin hayatın 

kararmasın diyedir..." 



Sevgiyle kalın….. 






Wednesday, May 13, 2015

CANAN TAN

  Sizleri bugün Canan Tan' ın müptelası olduğum bir kitabı ile tanıştıracağım.

Yüreğim Seni Çok Sevdi




Aslı ile Muratın İstanbul-Bursa-Amerika üçgeninde yaşadıkları  aşkın öyküsü.
 Herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği kadar gerçek...


"Biliyorum, imkânsız aşk bu! Ama hükmedemiyorum kendime..." demişti Murat.
"Çünkü, Yüreğim Seni Çok Sevdi!.." Ardından da dizelere dökmüştü sevdasını.

"Yüreğim seni çok sevdi
o yürek talan
o yürek yangın yeri
o yürek seni istiyor
bir tek seni..."


  İçerisinde Nazım Hikmetten birçok şiir bulacaksınız ve sizi esir alacak bu şiirler Nazım Hikmetin tüm şiirlerini okumaya itecek:)


   Aslı İstanbul Teknik Üniversitesinde İşletme okuyan kendi halinde bir kızdır. Arkadaşları ile zaman geçirirken kendisi gibi İTÜ’de öğrenci olan Murat ile tanışır. Murat, Aslı’nın yakın arkadaşı olan Emre’nin arkadaşıdır ve varlıklı bir aileden gelmektedir. Bu yüzden Aslı ilk olarak onun zengin başı buyruk gençlerden biri olduğunu düşünür. Murat ise Aslı’ya ilk görüşte aşık olmuştur ve onu etkilemenin yollarını arar. İmdadına Nazım Hikmet’in şiir yetişir ve Aslı da Murat’ın aşkına inanmaya başlar.


Durup dururken içimde bir şeyler kopup tıkıyor boğazımı

Durup dururken sıçrayıp kalkıyorum yarıda bırakıp yazımı


Durup dururken rüya görüyorum bir otelde, holde, ayakta


Durup dururken çarpıyor alnıma kaldırımdaki ağaç


Durup dururken yıldızlar inip sallanıyor bir bahçede, 
salıncakta


Durup dururken mezardaki halim geçiyor aklımdan


Durup dururken kafamda güneşli bir duman


Durup dururken hiç bitmeyecekmiş gibi bağlanıyorum 
başlıadığım güne

Ve her seferinde sen çıkıyorsun suyun yüzüne...


  Zaman ilerliyor ve Murat Aslı ile Bursa’ya gider ve ailesi ile tanıştırır. Murat’ın ailesi gelenekle bağlı bir ailedir ve Aslı gibi bir kızı gelin olarak istemezler. Onların hayallerindeki gelin evinde oturacak, kocasına ve kaynanasına hizmet edecek biridir. Aslı onlar için okumuş ve entelektüel gelir. Bunun üzerine ikisinin aşkı karmaşık bir imkansız aşka dönüşmeye başlar.


  Aslı durumun daha da ileri gitmemesi için Amerika’ya okuma bahanesi ile kaçmaya karar verir. Oraya gittiğinde de kendine yeni bir hayat kurmaya başlar. Murat ise Türkiye’de zamanını Aslı’yı özleyerek ve ailesini ikna etmeye çalışarak geçirir fakat pek başarılı olmaz. 



Çekilmez bir adam oldum yine,

uykusuz, aksi, nalet


yeni her seferki gibi haksızım


sebep yok


olmasıda imkansız


bu yaptığım iş ayıp, 
rezalet.


Fakat elimde değil


Seni kıskanıyorum


beni affet.....


...


Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da, 

Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. 


Bütün iş Tahir'le Zühre olabilmekte, 


Yani yürekte.. 


Meselâ bir barikatta dövüşerek, 


Meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken


Meselâ denerken damarlarında bir serumu,

 
Ölmek ayıp olur mu?

 
Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da

 
Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil. 


Seversin dünyayı doludizgin, 


Ama o bunun farkında değildir.

 
Ayrılmak istemezsin dünyadan 


Ama o senden ayrılacak.

 
Yani sen elmayı seviyorsun diye 


Elmanın da seni sevmesi şart mı? 


Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık, 


Yahut hiç sevmeseydi,

 
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden? 


Tahir olmak da ayıp değil, Zühre olmak da, 


Hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...


  Aslı Türkiye’ye dönmemeye çok kararlıdır ve bu uğurda en yakın arkadaşının nişanını bile iş bahanesi ile kaçırır. Fakat en yakın arkadaşından Türkiye ve Murat hakkındaki gelişmeleri de sürekli takip eder.


seni düşünmek güzel şey
seni düşünmek ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey
seni düşünmek güzel şey
seni düşünmek ümitli şey
fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum…”

  Murat’ın babası hastalanır ve bunun üzerine şirketlerin başına Murat geçer. Bunun üzerine Murat’ın annesi Murat’ın istedikleri gibi biri ile evlenmesi için baskılarını arttırır. 


  Bu sırada Aslı arkadaşının düğüne gelme baskısına daha fazla dayanamaz ve düğün için Türkiye’ye gelir. Tabi düğünde Murat ile de karşılaşır ve Murat onunla evlenmek istediğini bir kez daha Aslı’ya iletir. Aslı bu aşkın çıkmazda olduğunu ve Murat’a daha fazla umut vermemek için ona evlendiği yalanını söyler. Bunun üzerine Murat tamamen yıkılır.


Saksılarda hala tek tük karanfil bulunsa da

ovada güz nadasları yapıldı çoktan


tohum saçılıyor, 


Ve zeytinler devşirilmekte


Bir yandan kışa girilmekte,


bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor


Bense hasretinle dolu


ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü


yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...


  Aslı Amerika’ya geri döndüğünde hayatına kaldığı yerden devam ediyor ve pek istekli olmasa da sonunda Amerikalı ile evlenip hayatına Amerika’da devam ettirmeye devam ediyor. Fakat evliliği umduğu gibi gitmiyor ve bir süre sonra boşanıyorlar. Bunun üzerine Aslı Türkiye’ye dönmeye karar veriyor.


  Kader yine bir şekilde Aslı ile Murat’ı bir araya getiriyor. Eski arkadaş olarak birbirlerine hal hatır soruyorlar. Murat da evlenmiştir ve bir kızı olmuştur. Aslı, Murat için mutlu olduğunu belirtir fakat kızının adını öğrenince bir şok geçirir. Murat’ın kızının adı Aslı’dır ve Murat onu sürekli Aslı’m diye çağırır... Bunu duyan Aslı ağlamaklıdır...


Yüreğim seni çok sevdi, demiştin. Fazlasıyla  
kanıtladın. Bu 

kadarını yapamadım ben. Yüreğimdeksevgiyi yüreğime gömdüm.

Senin adın da hep bende yaşayacak.


Ama... Şairin dediği gibi...

Bir adin kalmali geriye 
Birde o kahreden gurbet 
BENI AFFET 
KAYBETMEK İÇİN ERKEN, SEVMEK İÇİN ÇOK GEÇ...